Kabım içinse herşey, beni boş ver…

Son günlerde yine çevremde bir takım cinsi latifler ve kelimesi kelimesine aynı olmasada, yıllardır duyduğum benzer talepler, benzer eleştiriler. İlginin kaynağı her nekadar bensemde, eleştirinin kaynağı kilolarım ve göbeğim. Yani onlar için muhteva değil zarf, kabuk önemli. Denilenler çoğunlukla şu meyanda “…hoş birisiniz ve o göbek size hiç yakışmıyor, biraz kilo verseniz” yani biraz kilo versem hanımefendi üzerime panter gibi atlayacak, kabuk güzel ya kim takar, içi bomboş bile olsa ne yazar… Ya da bir başkasının anlatımıyla “…biraz kilo versen vallahi evlendiririz seni…”, bende bilirim kilo vermeyi ama kendimi beğendirmek için o kadar zora sokacaksam, hatta belki de sağlığımı -aklen ve bedenen- bozacaksam, sırf birileri beni beğenecek diye kendime eziyet etmeyi hiç uygun bulmuyorum. Benim bedenimden daha ön planda olan vasıflarımı göremiyorsanız o sizin özürlülüğünüz. Ben bu halimle mutluyum ve değişmek istemiyorum. Dolayısıyla bana bedenen yaklaşmaya çalışanlar, şimdiden yolunuz açık olsun! Güle güle…

Yanlışlarımız

Aldığımız nefese, içinde bulunduğumuz bedene, hatta canımıza bile sahip değilken, bir de tutar kayıplarımızın ardından onları hayatta tutamadığımız, ya da onların yerinde bizim olmamız gerektiğini dile getirir ve bir manada kader-i mutlak’a karşı geliriz.

Şu kainatta herşey bir düzen içinde sürekli yaratılma faaliyeti içinde iken yaratılmışların kainattaki kalış süreleri ömür ile sınırlıdır ve bir ömür sona erdiğinde yerini bir başkası alır. Ömür aynı zamanda fani alemde geçirdiğimiz süre içerisinde yaptıklarımızın bir mizanı olarak baki alemde yerimizi ve mevkimizi belirleyecek bir sınavdır. Biz insanların kendi fani alemimizde uyguladığımız bir yere giriş veya değerlendirme sınavlarında, sınava girenler istedikleri yerde sınavı bitirip çıkabilir, sınavın değerlendirmesi ve başarının belirlenmesi de sınavı yapanlara aittir. Oysa bu dünyada ki sınavdan çıkıp gitmek ve herşeye son vermek bize ait olmayıp, bu emir  ve müsaade kainattaki herşeyi nizam içinde Rabbimize aittir. Dolayısıyla mülk asıl sahibine tevdi olur. Ama biz mülkü kendimize ait sandığımız için sayısız yanlışlar yaparız gidenlerin ardından.

Sorarım size ölüm hali çatıp gelse ve ahiret gözünüze görünse, o  anda kazandığını görüp memnun olmayıp, bunu düzeltmek için size bir ayrıcalık tanınmasını istesenizde, bu mümkün olmayacaktır. Çünkü zaten bir ömürü boşa harcamışsınız, bir diğeri daha verilse iyi işler yapacağınız ne malum? Böylesi bir hezeyan boşa harcanan hayata özür bulmaya çalışmaktan başka bir çaba değildir. Artık canınız da bedeniniz de mülkün sahibinindir. Size kalan ise yaptıklarınızla, ve yapmadıklarınızla dolu bir defter hem de hayatınızın her salisesinin bile kayıtlı olduğu…

Şimdi diyeceksiniz bu pazar günü daha kahvaltımızı bile etmemişken, içimizi karartacak bu yazıyı niye yazdınız? Niye mi? Hiçbir şeyin sahibi olmadığımız halde Nemrut gibi büyüklendiğimiz ve cahilliye toplumları gibi ölümün ardından gereksiz tavırlar takındığımız; dünya ile din arasında bir dengede dine göre yaşamamız gerekirken, hep bu noktada ölçüyü kaçırdığımız ve birçok bidatı dini vecibe kabul edip gerçek vecibelerimizin yerine koyduğumuz; en önemlisi hiç ölmeyecekmiş gibi sefih ve günahkar yaşadığımız için bir hatırlatayım dedim sahip olmadığımız halde sahip olduğumuzu sandığımız şeyleri; en önemlisi miadı olan ve bu sürenin her an dolacak olduğu varlıklar olduğumuz halde bunu idrak etmediğimizi…

Tercih ve sıralama dışı

Birinin ikinci tercihi olarak bile varsanız şanslı sayın kendinizi, en azından kabul edilme ihtimaliniz yüksek; üçüncü, dördüncü ve devamındaki tercihlerde ihtimal azalsa bile hiç yok değil. Şükredin, bir de benim gibi hiç kimsenin tercihinde olmamak var; bırakın tercihi, sıralamaya dahi girememek. Şans eseri tercih edilirsem, bu üniversitelerdeki ek kontenjandan yerleştirilmeye benzeyecek, “eh işte bir işe yaramaz ama boş kalmaktan iyidir” misali. Tabi burdaki boş kalmaktan kaçınan ben değil, tercihini benden yana yapmak zorunda kalandır. Ben zaten boşta gezmeye alışmışım, hem de hiç tercihim olmadığı halde birilerince kabul olunmuşum.

Diyeceksiniz bu herif ne geveliyor. İşin aslı şu, ne zaman birilerinden hoşlanıp onun benden yana bir tercihi var mı diye sorsam, kapılar yüzüme kapanır. Kapanmakla kalsa iyi, ilgileri bile olsa, red etmeye mecbur bırakılmış gibi kıvırıp sıyrılmaya çalışırlar. “Ben seni dostum, arkadaşım olarak görüyorum, üzüldüm hakkımda böyle düşünmene“, “Böyle bir niyetim yok, hiç olmadı, olmaz da“, “Geçici bir heves olmalı, boşver yakında unutursun geçer gider“, “Benim sorunum değil, şaşırdım yani” hatta işi daha da ileri götürenler “Sen kendini ne sanıyorsun, haddini bil” ve benzeri nice sözlerle, sizin talepleriniz savılmaya çalışılır. Bu eskiden de böyle idi, hala da böyle. Yani tercih ve sıralama dışı kalmak nerdeyse benim için bir kader yıllardır.

Peki ben tercih etmeye kalktığımda ne oldu. Sonuç bundan da beter. Tercih ettiklerimin hepsinde red cevabı almanın yanı sıra, çoğundan yediğim ağır sözlerle kendime olan güvenim sarsıldı ve ruhsal yapım son derece kötü bozuldu. Diyeceksiniz hiç mi tercih ettiğiniz bir olmadı? Olsa kalkıp bunları yazarmıydım. Ha, bir tane oldu tabi ama onunda ömrü vefa etmedi.

Birkaç yıl sonra emekli olacağım, şimdiden enerjim azalmaya başladı bile. Artık genç değilim, hatta şişko sayılırım, biraz da hastalıklı, para, pul, mal, mülk deseniz o da bende yok, kuru bir maaş ve belki bir küçük ev başımı sokacak o da olabilirse, anlıyacağınız başım kabak, yalın ayak bir halde ömrümün son perdesine soyunacağım. Ben de kalkmış hala tercihlerden falan dem vuruyorum, yahu beni kim tercih eder hazır boş mezardan başka. Neyse deli saçması deyip geçin okumayın bunları boşa vakit harcamayın…

Çözümsüz şiir

Baştan çizilmişse sınırlar,

konulmuşsa yasaklar,

ötesine geçmeye çalışmanın,

veya buralarda kalmanın ne anlamı var,

çaresiz boyun eğip, çekip gitmekten başka?

Göz ardı edilmişse işmarlar,

boşa çıkarılmışsa kelimelerdeki anlamlar,

hala anlaşılmamış ise tüm duygular, hayaller,

ötesine geçmenin veya  kalmanın ne anlamı var?

Çekip gitmek çözüm sanıyorsan, hiç de çözüm değil,

çünkü güzel gönüllü biri şöyle demiş, çekip gidenlerin ardından :

” Her gidiş bir ayrılık değildir. Çünkü bazen ne kadar uzağa gidersen git, yüreğin bıraktığın yerdedir.”

Hadi şair, usta sensen gel de söz söyle bu lafların üzerine!..

Zorun zoru

Kendimizi bildiğimiz andan itibaren, bir ömür boyu ruhumuza hitap edecek kişiyi arar dururuz. Bulanlar varsa şanslıdır. Bulamayanlar için ise hiç bitmez bu arayış. Her yeni tanışıklık bir olasılıktır arayışımıza. Gelin görün ki bu arayışlarımızdan birinde denk gelsek bile aradığımıza, her zaman sonuç istenildiği gibi bir vuslat anı ile bitmeyebilir. Çoğu kez içimize gömmek zorunda kalabiliriz, tüm beklentimizi, tüm hislerimizi. Yok, yok yanlış anlamayın olumsuz bir bakış açısı değil bu, aksine beklentilerimiz karşılayanı koruma adına yapılan büyük bir fedakarlık.

Diyelim şöyle olsun; her kelimesinde mutluluk duyduğunuz, konuşmaların bitmesini hiç istemediğiniz ve onun ruhunun güzelliğine kapıldığınız biri olsun. Bu birisi sizi sadece arkadaş, dost, sohbetine hayran olduğu bilgili bir kişi olarak görsün ve siz içinizdeki yangına rağmen bazı şeyleri hissettirmeden, hala bağlantıda kalmayı ve sohbet edebilmeyi becerebilir miydiniz? Sanmıyorum! Neden mi, çünkü yaşadım, yaşıyorum ve yaşamaya devam edeceğim, ama bu azabın, bu işkencenin ve belirsizliğin son bulmasını da çok istiyorum.

Son bulabilir mi? Evet! En kolayı kaçıp gitmek ve ardınızda soru işaretleri içinde kırık bir kalp bırakmak, insanların iyi niyetini suistimal edip güvenlerini yerle bir etmek. Ölmek de bir çare olarak düşünülebilinir, tabi ecelinizle, sakın intiharı filan diye düşünmeyin! En zoruna geldik artık. En zoru ise herşeyi içinize gömüp, hiçbirşey olmamış gibi davranarak, kendinizi suçlayıp, bazende kendinizi aşağılayıp, karşınızdaki kişinin sizden soğumasını sağlamak veya soğumasını beklemek. Siz ruhen ve bedenen çökerken, en azından değer verdiğiniz kişi sizden dolayı zarar görmemiş ve kendi geleceğine doğru yol almış olur.

Peki, size mi ne olur? Kalbinize derin bir yara daha eklenir, ruh haliniz daha kırılgan ve içe kapanık hale gelir, en önemlisi artan bir yalnızlığınız olur, ama bir de mutluluğunuz. “Çok şükür kimse benden zarar görmedi, ben paramparça olsamda sevdiklerim, değer verdiklerim, mutlu ve güvende kaldılar!..

Mutlu, huzurlu ve güvende kalmanız temennisiyle !..